
İstatistik sözcüğü TDK’ya ait Büyük Türkçe Sözlükte “Bir sonuç çıkarmak için verileri yöntemli bir biçimde toplayıp sayı olarak belirtme işi” olarak tanımlanmış. Yani belli bir metodla derlenmiş sayılardan bir sonuca ulaşma işi denilebilir. Zaten günlük hayatımızda medya eliyle tam bir istatistik bombardımanı altında olduğumuz söylenebilir. O yüzden çok da yabancısı olduğumuz bir kavram değil. İşsizlik oranları, her yıl yok olan ormanların sayısı, bu yıl trafiğe çıkan araç sayısı, TOKİ’nin bu ay bitirdiği konutlar gibi bitmek bilmeyen sayılar.
Nereden duyduğumu tam anımsamıyorum ama “İstatistik yalan söylemenin en bilimsel yöntemidir.” gibi bir söz vardı. Yukarıda verdiğim ve her gün önümüze sunulan rakamların bir çoğunun bu sözü doğruladığı söylenebilir. Ama tüm bunların ötesinde şu sıralar gündemi işgal eden bir istatistik gerçekten çok acı ve düşündürücü: Somali’de son doksan günde ölen çocuk sayısı 29.000 bini geçti.
Birçok insanın okuyup geçtiği, belki bazılarının temmuz ayı enflasyon rakamları kadar bile üzerinde durmadığı bir “ayrıntı”. İnsanın kanını donduran ve artık insanlığın varoluşuyla ilgili bir hesaplaşmaya iten şey bu 29.000 binin insanlar, küçücük insanlar olmaları.
İstatistik biliminin tanımından hareket edersek yani yöntemli bir biçimde toplanan sayılardan bir sonuca varmaya çalışırsak bu 29.000 sayısı ile ilgili ne diyebiliriz ki? Olsa olsa sessizlik, hepimizin bir an için önce kendimizi sonra insanlığı sorgulayacağı bir sessizlik. Biz ne zaman, hayatın aptalca koşuşturması içerisinde minicik çocukların ölümüne seyirci kalır hale geldik? Ne zamandır ölüm bilmem kaç tonluk gemi törenle denize indi, Erol Köse gerçekten köse mi yoksa sakalları var mı haberleriyle birarada sunulan bir şey haline geldi?
Bir gün yakın bir arkadaşımla haberleri izlerken Pakistan’da bir patlamada elli bir kişi öldüğünü söyleyen bir haber geçmişti. Çok buruk bir gülümsemeyle “Pakistan’da ölenlerin haber olması için elliden fazla olmaları gerekir.” demişti arkadaşım. Ne zaman Somali’de, Pakistan’da, Irak’ta Dünya’nın kanayan bir çok yerinde insanların ölmesi kanıksanır hale geldi.
Akla gelen sorular yalnızca bununla da sınırlı değil. Sözü edilen doksan günün – yani 29.000 çocuğun öldüğü o Allah’ın belası doksan günün – ilk saatlerinde, henüz ölü sayısı üç, beş veya söylemesi bile üzücü ama yüzken bu olayın bir haber değeri yok muydu? Hep birlikte bininci, on bininci ölü mü beklendi. Yoksa bu sayılardan bir sonuç çıkarılması için 29.000 kişi mi gerekiyordu.
Bu yazıyı yazma fikrini aklımdan geçirirken medya Ümraniye Belediyesinin düzenlediği yüz bin kişilik iftar yemeği haberlerini, dev kazanları, küreklerle koyulan pirinci, kullanılan dört ton pirinci gösterme peşindeydi. Yüz bin kişilik yemekle Guinnes rekorlar kitabına girilip girilemeyeceği tartışması başlamıştı bile. Bu kadar adam toplandık bari istatistiğimiz bir yere yazılsın telaşı. Tarihe geçmek için çok nafile bir çaba bence. Çünkü hepimiz insanlık tarihinin belki de en sefil, en duyarsız nesli olarak tarihteki yerimizi çoktan aldık bile. Hemen her gün yenisi gerçekleşen kadın cinayetleriyle, kaynakları kuruduğu için gözden çıkarılan Afrika kıtasıyla, Ortadoğu’nun bitmek bilmez acılarıyla rekorlarımızı her gün geliştiyoruz. Hepimizin gözü aydın!


















{ 1 comment… read it below or add one }
Site kapalı olduğu için yorum yapma fırsatım olmamıştı. Ellerine, yüreğine sağlık Derviş… İnsanlığımızı sorgulayacak kadar medeni cesaretimiz olduğunu düşünmesemde hala umudum var. Tekrar çok teşekkürler…