Adı: Zuhal / Bölüm 2

by Batuhan İ. on 22/11/2010

in Yazılar ve Makaleler

Adı: Zuhal / Bölüm 2

Adı Zuhal Bölüm 2 şöyle başlar;

Samsundan Ankara’ya yolculuk yaptığım bir gece otobüsüydü ve mp3 oynatıcımın şarjı bittiğinde ise ekranda yolcuların uykulu gözlerle baktığı filmi izlemek için kulaklığımı takmıştım. Neredeyse uyumak üzereydim ki böyle bir filmde ancak uyunabilirdi. Fakat tam dalmak üzereyken şu replik beni bir an beynimin kıvrımlarını çalıştırmaya zorladı.

“Siz nereye giderseniz gidin, olaylar nasıl değişirse değişsin… Yaşadıklarınız farklı farklı halde de olsa, kader gelip sizi bir gün yakalar, bulur ve olacak olanlar gerçekleşmeye başlar”

Zuhal’den kaçma vakitleriydi, saatimin tik takları tek bir amaç için ilerliyordu. Kendine bir meşgale bul oğlum! Spor, hobi, kitaplar ve gezmeceler tozmacalar… Ders haricinde yaptığım tüm faaliyetler ondan kaçmaya odaklanmış ve beni uzaklara çekiştirip duruyordu. Ruhum ise var olan tüm gücüyle mantıklı taraflarımı esir almış ve beni onun gözlerine hapsediyordu. Ne zaman ona ‘hayır’ diye çıkışsam gözlerini önüme koyuyor ve istemsizce ağzım kulaklarıma varıyordu. Evet, gülüyordum sadece suratımda kocaman bir gülümseme… Kokusunu bilmediğim, saçlarına dokunamadığım ve dudaklarına değemediğim bir hayal için öylece gülüp duruyordum.

Suratımdaki bu aptalca gülümseme devam ediyor, günler günleri kovalıyor ve ne zaman aynı derse birlikte girsek ben bir sonraki ders arasında ortadan kayboluyordum. Gören beni koşturmamdan dış işleri bakanı zanneder ve belki de bu derece meşgul görünmeme imrenir dururdu. Bense sadece 1. Kattaki tuvaletin yolunu tutar, en sondaki kabini gider ve ruhumu orada sakinleştirmeye uğraşırdım. Deyin ki o kabinde bir kamera var ve beni çekip duruyor. Görüntüleri izleyen güvenlik görevlisi kesinlikle direkt 118’i arar ve Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nin telefonunu sorardı. Neyse ki, öylece deli halimle, ruhumun saçmalıklarını o kabine hapsederek zamanlar tükettim. Bilemezdim ki zaman en acı planlarını benim için hazırlayıp duruyormuş, bilemezdim.

Dersler böylece geçip gidiyordu, bazen Zuhal’le birkaç kelimelik diyaloglar bazen ise gülümsemeli selamlaşmalar. Her selamlaşma ömrümden ömür çalıyordu, onunla bir kez selamlaşmak yerine yarım paket sigara tüketsem belki daha faydalı olacaktı şu yaşlanan hücrelerime. Ama adı 3 harfli bilinmez bir kelimeymiş işte ve yaşlandırmazmış aksine yenilermiş insanı… Öyle diyorlar kafası çok çalışan bilim amcaları.

Ve ne zaman akşam gelip çatsa, hava tüm günahlarımızı gizlercesine karanlığa bürünse, kendimi odamdaki mavi kadife perdeli camımın önünde sigara içerken buluyordum. Her bir sigarayı tellendirmek için tek bir bahanem vardı. Sigaralar aynı, ‘Sofi’nin Dünyası’ kitabındaki atlar gibi birbirinin aynısı ama bahanelerimin her biri farklıydı! Zuhal şimdi nerede acaba? Yalnız mı? Pijaması ne renk? O elleri şimdi kime ne anlatıyor? Uyuyor mu yoksa? (Uyan be güzel, dünya dönmesin yalnız) Arabada mı ki? (Aman Allah korusun, İstanbul trafiği çok tehlikeli) Yemek mi yiyor acaba? (Allah’ım o kantinde tost yiyişine, bir ısırık alıp laf yetiştirmesine ölürüm ben yaaa!) Acaba beni düşünüyor mudur hiç? (Malsın oğlum Batu sen hakikaten süzme bi malsın, başka bişiy değil)

Yak bir sigara daha, ahh be nerdesin be kızım ne ediyon sen şimdi şu yedi tepeli şehrin tik takında…

Mavi kadife perdeli bir gecenin sabahı yine olmuştu fakat bu sefer farklı uyanmıştım. Ruhum galibiyet çığlıkları atıyor ve muhtemelen her türlü davranışımdan mecnun gibi olduğum belli oluyordu. Bu sabaha ‘mecnun sabahı’ dedim, geri kalan tüm sabahlara ise Zuhalsiz sabahlar… (Bir sabah tek bir sabah hariç!)

Kampüse doğru arabamın tekerliklerine yön verirken bir kırmızı ışık beni azad etti ve yeşil renk aldı. Yine onu bana getirdi. Yeşile çalan gözlerini koydum ön cama ve sürdüm suratımdaki aptal gülücüklerle arabayı…

Bugün teslim günüydü, tüm aklım, tüm mantığım ve bildiğim tüm denklemler o gün ruhuma teslim oldu. Yeşile çalan gözlerinin zaferiydi ve evet ruhum için gazamız mübarek olmuştu. Diyecek kelime yoktu sadece teslim olmak ve zamanın akıp gitmesine bakmak kalmıştı, gerisi ise hiçlik.

Mecnun sabahı başlar başlamaz kabinlere ruhumu hapsetmek ritüeli son bulmuştu artık, tek bir amaç vardı, her şeyi unut! tek bir isim kalsın canımda. Canım Zuhal olsun diyordum ve Zuhal canım…

Artık kelimelerin, diyalogların efendisiydim. Telefon almacalar, ders çalışma zamanı ayarlamacalar ve seninle gülüşmeceler. Hiçbir tereddüt yoktu düşüncelerimde, ne bir kız arkadaşım vardı ne de planlanmış bir hayatım. Belki hayatım dahi yoktu, tek bildiğim dünya senin ellerlini kollarını sallayarak çizdiğin o yapışkan zamanın dünyası. Ve Cumartesi günü buluşacaktık, kütüphanede ders çalışma faaliyeti, biz sorumluluk sahibi üniversite gençlerini bekliyordu.

Öncesinde günleri saydım, 3 gün vardı yani 72 saat. Sonra alt kırılımlar geldi ve Batu saatlerin peşine düştü. O da yetmedi dakikalar geldi durdu önümde. İşte Einstein’ı tekrar tekrar keşfediyordum. Ne bir denklem ne de Lorentz Dönüşümleri, bildiğiniz canlı kanlı izafiyet teorisi.

Sen geldin ve ben beceriksiz bir garson edasıyla kütüphanede bize bir masa buldum. Birazcık nasılsınlı cümleler ve ardından nasıl çalışalım şeklinde benim ‘gereksiz ertelemeceler’ dediğim soru türlerinden sonra sen anlatmaya başladın. Sen soruların cevaplarını anlatmaya çalışıyordun ben ise sesinin her değişimindeki tınıyı dinliyordum. Sesin her çıktığında kalbimin kapakçıkları sarsılıyor ve benim adını ‘Zuhal Cemreleri’ verdiğim acılar göğsüme düşüp duruyordu. Cemreler düştükçe canıma, Hasan Sabbah’ın fedaileri gibi uyuşup kalıyordum.

Neyse ki sen bir dikkat takipçisiydin ve bir ara vermemiz gerektiğini önerdin. Kantinden çay almaya gittik ve ben her adımımda yanında öylece yürüdüğüme inanamıyordum. Her hareketim beceriksizce geliyordu, camdan bir insan gibi yanında yol alıyor ve hassaslığımın hiçbir tarafını sana göstermemeye çalışıyordum. Kütüphaneye geri döndük ve hemen girişte kapının solunda duran kalorifer peteğinin üzerine oturduk. Tam buraya ise ‘gereksiz arınma peteği’ dedim senden habersiz yıllarca. İkimizde sevgililerimizden söz ettik durduk, arındığımızı sandık ama olmadı, biz başka türlü arınacaktık çok başka duygularda…

Bacaklarında buz mavisi kotun ve üzerinde o açık pembe ince kazağın vardı yine, içerdeki masanın sandalyesinde ise beyaz montun asılıydı. Ben arada saçmalıyordum ve ne zaman saçmalasam ardından sen gülecek başka bir şey bulup onun hırsını çıkartıyordun. Ya da bana öyle geliyordu. Olsundu, ziyanı yoktu. Gülme nedenin ne olursa olsun içimde bahçeler açıyordu, rengarenk bahçeler.

Zuhal’in gözleri dudaklarımda, benim gözlerimde onunkilerdeydi. Ama gereksiz arınma peteğinden öpüşmeden kalktık ve sorumluluk sahibi üniversite öğrencileri olup içeriye çalışmaya döndük. O yine anlatıyordu; bense ellerini, yüzünü ve sesini inceleyerek tüm olanları unutmamak üzere kaydediyordum mecnun beynime. Akşam hızlıca çöktü yedi tepeli şehrin damına ve izafiyet teorisi artık benim için kanun oldu o karanlıkta. Ayrılıyorduk, sen evine bense senin düşlerine.

Günler Zuhal’e döndükçe, ben ona döndükçe ve zaman aramızdan akıp gittikçe artık telefonlar susmaz oldu. Saatlerce konuşurduk ve vakit ne zaman uykuya doğru yol alsa ikimizin de sesi huzursuzlaşırdı. Ben seni kızdırırdım ve ya ‘alla allaaaaa’ derdin ya da öyle bir nefes alıp adımı söylerdin ki… O nefes ve adımın dudaklarının arasından çıkışı işte o zaman dilimi bir ön sevişme gibiydi.

Susmazdık, konuşacak konular bitmezdi. Sanki evrende ikimiz kalmıştık ve birbirimize ulaşamayacak bir mesafede olan iki yalnız insan gibiydik. Tek biz vardık yeryüzünde, zaman yalandı, ölümler yalandı, sadece biz vardık.

Hayatı unutmuştuk, gerçeklikler tozlu raflara kaldırılmıştı ve sanki ikimizin de sevgilisi yoktu.

Zaman buhar sen ise her geçen gün içimde büyüyordun. Seninle ilgili ne varsa dua gibi ezberliyordum ve seni öylesine iyi tanıyordum ki… Derste sıkılınca saçınla oynayışın, kantinde kahve bardağını tutuşun, kafanı aniden çevirişlerin, sabah avluya girerkenki yürüyüşün, mızmız hallerin, ofların pufların, gerçeklerin, pembe yalanların, hayattan kaçışların, hayata sarılışların, çocuklukların, 40 yaşında bir kadın gibi duruşların, derste not tutarkenki özenli hallerin, ellerin, gözlerin ve akşam olunca gidişlerin… Öyle bir parçam yaptım ki seni, öyle anlamlı ama öylesine de anlatamadığım. Anlamını bilmediğim bir Zuhal içimde tutundu ve bir gün anlayacaktım her şeyi, bu parçanın varlık sebebini. Çok az kalmıştı…

Tek bir amaç için kelimeleri harcıyor sürekli gülücükler saçıyorduk. Tek derdimiz kalmıştı artık, bir an önce dudaklarımızı birleştirmek ve nefesimizle yok olup gitmek. Bu istek bizi yine bir ders çalışma gününe getirdi, bu sefer vakit akşamdı. Evdeydik, dört kişiydik. Ders notları tükendi ya da tükettik. Ben, Zuhal, Kaçak ve Gizli. Bu dört kişi ders sonrası içmeye karar verdi. Kaçak alkol almak istemedi, Zuhal’in tercihi ise votkaydı. Ben ve Gizli büfeye doğru yola koyulduk ve tam takır döndük evin mutfağına.

Ben, Gizli ve Zuhal votka içtik Kaçak ise meyve suyu. Zuhal hızlı içiyordu. Bir ve ikinci bardak neredeyse fondip dedi içinden. İşte o üçüncü bardak içilmemeliydi, Zuhal onu içmemeliydi ya da bu yazılar hiç yazılmamalıydı. Zuhal sarhoş olmamalıydı!

Ama oldu ve iyi ki de oldu, iyi ki de yazılar yazıldı ve iyi ki de…

Banyodaydık, elini yüzünü yıkıyordum Zuhal’in, kendinde değildi canı yanıyordu, canım yanıyordu. Sen omuzlarıma sarıldın, ayakta durmaya çalışıyordun, kafanı kaldırdın ve beni öylesine korkuyla, öylesine sevgiyle, öylesine heyecanla öptün ki… O içimdeki parçanın varlık sebebini o an kavradım. Seni durdurdum, aklımla ve tüm bilincimle öpüşmek için bekletmek istedim seni. İçimdeki parça o an bana göz kırptı ve ben sessiz çığlıklarla şunları haykırdım;

Sen bir düşsün, hep benim olan ve hiç benim olmayacak. Zaman renge bürünse, insanlığın tüm sırları ortaya dökülse, acılar içinde mezarımdan uyansam dahi seni hiç bırakmayacağım. Sen artık bir parçamsın, belki seninle bir sabah daha uyanamayacağım ama sen her sabah benimle uyanacaksın, içimde bana gülümseyerek, gözlerini ruhuma değdirerek.

Adı Zuhal Bölüm 2 şöyle biter;

Bu dünyadan olmayan bir meyve tadı vardı dudaklarında, bu dünyadan olmayan bir meyve.

pixel Adı: Zuhal / Bölüm 2

Leave a Comment