
Tanrım bu ne sürüklenmece bu ne nasıl varoluş. Kavgalarımız bitmiyor, aşklarımız dinmiyor, insanoğlu doymuyor. Bize nereye gönderdiniz, ya da siz nerdesiniz… Her yerde sizin etkileriniz… Canlı cansız her yerde…
Moğolların geçtikleri ketlerde ne canlı ne da taş taş üstünde kalırmış ya, hani Fırat nehri 3 gün kan akarmış ya… İşte insanoğlunun etkileri, ne bir estetik geride ne de iyilik belirtisi. Estetik kaygılarımız da sizin içimizde olmanızdan zaten başka bir şey değil. O da olmasaydı dünyayı daha da berbat hale getirecektik emin olun. İnsanları öldürmeyi artıracaktır, toprak için güç için küçük çocukları daha bir kinlice katledecektik. Daha çok kadına tecavüz edecek ve milyonlar insan üzerinde sırf dinleri farklı diye bomba denemeleri yapacaktık sonra de sizden kopmuş tarafımızla göbeğimizi çatlatarak gülecektik… Tanrım iğrençleşiyoruz…
İnsanoğlu yıkın, insanoğlu kanlı, ihanetkar, bencil ve en önemlisi kendi değerini bilmez… Tüm sevecenliklerimizle yaşadığımız bu kocaman diyalektik varoluşta ise sizi özlüyorum sadece. Ne göz yaşı ne masalara vurmamız, ne ölen çocuklara kahrolmamız, ne tecavüze uğrayan kadınlara katlanabilmemiz artık sizi de atmaya çalışmakta bu insanoğlu içinden… Tanrım ucuz değerler yaratıyoruz…
Zamanı durdurun Tanrım, yalvarırım durdurun, daha da göstermeyin bize iğrençliklerimizi. Dünyamızda 400 den fazla dil bilinmekte ve artık bu dillerde kelime kalmadı içimizden sökülüp atılanların acısını tarif etmeye. Siz ki Atlantisleri batırdınız, gemileri indirdiniz, tufanlar yarattınız, devrimleri getirdiniz, liderler verdiniz ve hepsi ile birlikte bir de nefes üflediniz. Allah’ım unuttu bu insanoğlu nefesin sıcaklığını, ne nefes kaldı ne de umut gelişen bu dünyada…Tanrım sizi bekliyoruz…
Daha da mı göstereceksiniz bize ne olduğumuzu, unuttuk işte güzellikleri, ne estetik ne iyilik biz kötülüğe uyduk… Yıkıyoruz, yakıyoruz, anneleri babaları üzüyoruz, çocukları ezip geçiyoruz, kendimizi satıyoruz kendi ürettiğimiz saçma sapan kâğıttan değerler için… Tanrım biz mahvoluyoruz…
Akbabalar mutlu, Afrika’da çocukların ölmesini heyecanla bekliyorlar… Dünya devletleri bahtiyar, başka toplumları ezmenin hayvanlığını ve vahşiliğini yaşıyorlar. Einstein mutsuzdur belki çünkü artık barış yok, Rotterdam dilsiz, insanlık kelimesi kalmadı… Rus edebiyatı dahi kesmez ‘insancık’ dahi olamıyoruz.
Cinsel ilişkilerimizdeki hayvan gibi, kana susamış vahşi köpekler gibi saldırıyoruz dünyaya. Kan o kadar zevkli ki, tecavüzler o kadar kaçınılmaz ki, geceleri köpeklerden değil birbirimizden korkuyoruz. Korkularımıza bahaneler üretiyoruz, kitapları da unuttuk, ilmi de bıraktık… Tanrım biz yıkılıyoruz…
Dinleri de soktuk hayatımıza, ürettiğimiz saçma sapan değerleri elde etmek için onu da kullandık. Sizin ilahilinizi dahi soktuk mide bulandırıcı dünyamıza. Artık uzayı da keşfediyoruz, burası bitince oraya taşınacağız, orda daha gelişmiş daha vahşi olacağız, hatta mümkünse duygularımızı tümden silecek teknolojiler geliştireceğiz. … Tanrım biz taşınıyoruz…
Doğayı unuttuk, biraz da zevk için, kendi zayıflıklarımızı örtmek için, komplekslerimize dayanamayıp doğa ananın da ırzına geçtik. Karalıyız Tanrım, hiçbir şey bırakmayacağız bu dünyada… Bu dünyayı öyle hale getireceğiz, beyinleri daha küçülteceğiz, ormanları yakacağız, binalar dikeceğiz gökyüzüne değin, sulara leş karıştıracağız, gökyüzünün rengini de beğenmiyoruz, onu da değiştireceğiz… Tanrım yok oluyoruz…
Soluyoruz Tanrım, eriyoruz, dağılıyoruz… Quantum’da öğrensek birlik olmak yolunda değil ayrımcılık yolunda çekiyoruz silahlarımızı. Sizin gönderdiğiniz bilimi dahi artık dikkate almıyoruz, artık kılavuzumuz vahşetimiz, kılavuzumuz riyakârlıklarımız, sinsiliklerimiz, şerefsizliklerimiz, doyumsuzluklarımız… Birlik değil çokluk yaşıyoruz Tanrım, Quantuma inat sizin tekilliğinize inat çoklu bölünüp, çokça suç işliyoruz. Delirmiyoruz, artık herkes deli toprak anadaki herkes delirdi. Artık Foucalt’nun delilik üzerine, De Sade’ın cinsellik üzerine kitaplar yazmasına da gerek kalmadı. Ne Dante’nin cehennemleri… Biz onları aştık Tanrım, onlar bizi görseler hayal gücümüze imrenirler, o kadar deliyiz, o kadar vahşi ve o kadar kötüyüz ki… İyilikler boğuluyor, bir köşede öldürülüyor, acı çekiyor… Sünnet edilen kadınlar gibi, töre cinayetlerinde amcaları tarafından ırzına geçilip çöp kutusuna atılan kızlar gibi, savaşlarda ağlayan analar gibi, işkenceye uğrayan askerler gibi, açlıktan ölen çocuklar gibi, dilendirilen canlar gibi, doğada vurulan-can çekişen kuşlar gibi, intihar eden gençlerimiz gibi, satılan bedenlerimiz gibi… Tanrım insanlığı unutuyoruz…
Gözlerimiz artık sadece para görüyor hatta büyük güçlerin paralarını biriktiriyoruz kendi kurduğumuz bankacılık sistemlerinde. Sözün önemi kalmadı artık, namusumuz para, ahlakımız para, vücudumuz para, karakterimiz para… Her şeyimiz düzmece değerler zinciri. Her şeyi satın almak istiyoruz, bedelini ödeyip bizim olsun istiyoruz, parasını verelim sussun istiyoruz, parasını verelim bedenini versin diyoruz, parasını verelim yetim haklarını çalsınlar diyoruz, parasını verelim analar ağlasın diyoruz, parasını verelim küçük orospular yapalım kendimize diyoruz, parasını verelim bana her şeyini satsın diyoruz… Satsın kültürünü, değerlerini, anasını, babasını, karısını, milletini… Neyse bedeli verelim, alalım birbirimizden diyoruz! Allah’ım yalvarırım koyun istediğimiz kadar para, değer… Ne olur satın alın bizi, ne kadar insan varsa satın alın bizi… Tanrım her şeyimizi satıyoruz…
Kirletiyoruz ne varsa, ne dünya kaldı ne insan. Umutsuzluk yolunda kürekler çekiyoruz, karanlıkta yüzlerimiz görmeden acılar yaşıyoruz. Biz yalnızız, biz umutsuzuz, biz acı çeken zihinleriz, biz yıkımcıyız… Melekler inmez artık toprağımıza, kokudan bile mideleri bulanır, insan vahşeti kokuyor Tanrım sokaklar, kurumuş siyah kan kokuyor geceler, tecavüzler kokuyor inler, barut kokuyor topraklar, para kokuyor ellerimiz… Tanrım her şeyi leşe buluyoruz…
Ben barış istiyorum, gökyüzünde ışıklardan demetler olan bir yer hayal ediyorum; insanların çıkarsızca selam verdiği, gülücüklerin eksik olmadığı, müzikleri keyifle dinlediğimiz, birbirimizi kırmamak için sıraya girdiğimiz, yardım uzatmak için yarıştığımız, huzurdan köprüleri olan, gülücükten çiçekleri ağaçları olan, erdemden binaları olan, ilimden bahçeleri olan, dostluktan bir omuzları olan, sokakları dağ çiçekleri gibi kokan, rüyalarımızın beyaz olduğu, uykularımızın uçmak gibi olduğu, çocuklarımızın kardelen gibi olduğu, geleceğimizin pembe gerçeklikleri olan, arınmış, saf ve ben sadece insanca bir dünya istiyorum.
Tanrım bu ne sürüklenmece bu ne nasıl varoluş. Kavgalarımız bitmiyor, aşklarımız dinmiyor, insanoğlu doymuyor. Bize nereye gönderdiniz, ya da siz nerdesiniz… Her yerde sizin etkileriniz… Canlı cansız her yerde…


















{ 2 comments… read them below or add one }
hepimizin içine işlemiş bu sözde insanlığımızı daha içten anlatamazdın heralde, ellerine sağlık…
Tesekkur ederim Ercan, sabahtan anlatmak böyle serbestçe iyi geldi. Biraz rahatlık çöktü ama evet dediğin gibi sözde insanlığımız işte!