
Sevişirken ona Zuhal derdim, kulağına fısıldardım ‘Zuhal’ diye. O ise hayatımın en güzel gülüşünü yerleştirirdi dudaklarına, gözlerine. İkimizin de kol saati durur ve sadece kalp atışlarımız kalırdı.
Özledim seni, özledim…
Yürüyorduk ve o solumdaydı, daha yeni tanışmıştık ve arada bir gözlerimiz gözlerimize denk geliyordu oradan da dudaklarımıza. Kırtasiyeye 2 dakika kala aklımda hesaplar, kurnazlıklar ve nasıl olacaklar dönüyordu? Aklım ikiye bölünmüş biri; e sonra kırtasiyeden sonra, ne diyeceğim derken, öbürü; oğlum acele etme lan hayvan mısın diyordu. E böyle ikilemlerde boğulan ben arada ister istemez saçmalıyordum. O ise gülüyordu saçma sapan cümlelerime.
Şükürler olsun ki üniversitede şu not alma olayı vardı. Yoksa ben nasıl tanışacaktım bu eli kolu oynayan güzelle ha! Evet, denklemi bol, çözümü zor olan bir dersin notlarıydı. Ama ben bu kızla sevdim işte mühendisliği. Anneciğim, babacığım yıllarca çocuğumuz okusun diye didindiler ve ben ise hep bi inattım. Güzel kızlar olmalı arkadaş okulda, değilse o mühendislik çile, vallaha da çile!
Kırtasiyenin kapısındaydık; mavi kot, beyaz bir bluz ve üzerinde uçuk pembe bir sweatshirt. E işte tam o andı, kokunu aklıma mıhladığım andı. Saçlarından, ensenden süzüldü kokun ve ben gençleştim, ben sessizleştim.
Doğaüstü güçlerim olsaydı, tüm fotokopi makinelerini bozabilseydim, elektrikleri kesebilseydim yahut zamanı falan durdurabilseydim. Ya rabbim, bitmeseydi daha şu not alma işleri. Kızın defteri 1000 sayfa olsaydı bir kâğıt 10 dakikada çekilseydi ve biz otursaydık, sen gülseydin… Aklımı alan vücut dilinle, ellerini havada sallayarak konuşsaydın. Ama olmadı, on dakika bile sürmedi ağzına tükürdüğümün fotokopileri. Ve çıktık kapıdan, iyi akşamlar dedin… İyi akşamlar dedim, teşekkür ettim.
Arkamı döndüm, Allah’ım! Korku geldi, kaygı geldi… Sen gittin. İlkokulda okulun bahçesinde annemi ilk kaybettiğim günkü gibi, babamın Adıyaman’ın dağlarında arabamızı uçurumdan sürüklemesine ramak kaldığı soğuk günkü gibi, ağabeyimin kan kanseri teşhisi konulduğunu öğrendiğim günkü gibi… Kaldım, dondum ve korku geldi, kaygı geldi en sonda çaresizlik.
Arabamın direksiyonuna geçtiğim vakit hep ne yiyeceğimi düşünürdüm eve gidince. O gün ise, ne zaman yemek yiyebileceğimizi! Gelecek miydi ki o gün? Ne zaman? Ertesi gün olsaydı, tanrım neden gün 24 saat ki, telefonu da yoktu… Off yarın nasıl olacaktı. E yarın ortak dersimiz yok ki!!! Off en iyisi bi ufak o zaman, bi pakette sigara, ohh kaymak tamam!
O zamanlar facebookda yok, isim soyisim gir bak da yapılmıyor. E daha güzeldi be! Çok daha güzeldi onun ışıltılı yüzünü hayal edip rakı dublesini su dublesine vurmak. Ah Zuhal, ah Zuhal.
E duble duble, ahanda bitti rakı. Şükür ki şu cila denen olayları icat etmişler, değilse üzerine köpüklü olmadan gelemezdim yanına. Üçüncü köpüklüydü ve artık ağzımın kenarından damlıyordu mayalı şey… Sonra mı, sonra yatağımdaydım, düşteydim ve düşlerim pembeydi. Saçların vardı, topuz yapmıştın… Kokun vardı, bahar gelmişti. İşte böyle idi ilk gecem, sabaha kadar gülüp durdun karşımda, sabaha kadarrrr…..
Tam 2 gün olmuştu sana rasgelmeyeli, e bu iş philip morrise yaradı. Nolcak dıya?
Geliyordu işte, evet geliyordu tam karşıdan yanında da o sınıftaki arkadaşı. Fırsat oğlum, konuş işte selam ver bişiy yap! 8 saniye falan sürdü sanırım, merhabalaşmamız ve görüşürüz dememiz. Bense mal gibi kaldım ve yanımdaki arkadaşım ne iş lan dedi. Dedim oğlum, ölüyorum! Ben bu karıya ölüyorum! Arkadaşımdan bir cevap; “sanırım onun bi erkek arkadaşı var, geçen gün görmüştüm”
İkimizde günahkârdık! İkimizin de sevgilisi vardı! İlk tanıştığımız gün onun elinde Ahmet ALTAN’ın ‘Aldatmak’ adlı romanı vardı. Üzerine konuşmuştuk ama tahmin etmezdim ikimizin de günahkâr olacağını.
Sevgilimi aramalıydım, yanına gitmeliydim. Bir şeyler yapmalıydım. Saçmalıyordum. En iyisi spor yapmaktı, evet evet spor iyi gelirdi. Yorul yorul, uyu.
Sevişirken ona Zuhal derdim, kulağına fısıldardım ‘Zuhal’ diye. O ise hayatımın en güzel gülüşünü yerleştirirdi dudaklarına, gözlerine. İkimizin de kol saati durur ve sadece kalp atışlarımız kalırdı.
Özledim seni, özledim…


















{ 8 comments… read them below or add one }
batu bu paylaşımında çok güzel eline yüreğine sağlık. Diğerlerini de merakla bekliyorum ama kan kanseri teşhisi konan ağabeyim demişsin onu anlayamadım kim olduğunu…
Eline sağlık Batu, bende merak ettim bu kan kanseri olayını, ilk defa duyuyorum…
Teşekkür ederim güzel yorumlarınız için :)
Evet, kanser olayı kurgu değildi. Ağbeyimin o ortaokul 3 deyken ‘yanlıslıkla’ kan kanser teşhisi konulmuştu ve biz annemle babam gizlice konuşurken duymuştuk. Bütün herşeyimizi satıp babam ağbeyimi amerikaya falan götürmeyi planlıyordu. Sonra 10 gün sonra başka büyük bir labaratuvarda yapılan tahlil sonucunda doğru olmadığını öğrenmiştik. E babam adamı öldürcekti nerdeyse, neyseki tıpta hatalar yapabiliryordu dedik, denmemesi gerektiği halde :)
Aslında bunu anlatmış olmalıyım dayı bi gün içerken, muhtemel kafamız çok güzeldi :) öyle geçti gitti konu :)
Teşekkür ederim güzel yorumlarınız için :) Evet, kanser olayı kurgu değildi. Ağbeyimin o ortaokul 3 deyken 'yanlıslıkla' kan kanser teşhisi konulmuştu ve biz annemle babam gizlice konuşurken duymuştuk. Bütün herşeyimizi satıp babam ağbeyimi amerikaya falan götürmeyi planlıyordu. Sonra 10 gün sonra başka büyük bir labaratuvarda yapılan tahlil sonucunda doğru olmadığını öğrenmiştik. E babam adamı öldürcekti nerdeyse, neyseki tıpta hatalar yapabiliryordu dedik, denmemesi gerektiği halde :)
Şimdi hatırladım okuyunca, fena olaymış… Her yerde oluyor böyle şeyler, Türkiye'nin güzelliği bu da, hayatlarımız hep heyecan dolu geçiyor. :))
:)) heyecan dolu, evet heyecan iyidir ;)
gece uyurken su yazman icin gerekli olan iksiri icer gokyuzundeki tirtillarin altinda yuksekce bir yerde ilham perisi ile oturup kafalari cekerken devamini getirirsin sabirsizlikla bekliyorummm
Evet işlerim biraz hafifleyin bir şişe şarapla oturacağız periyle, e sonra da devamı gelecek. Çok yakında, teşekkür ederim ilginize :)