Trafik Işıklarındaki Kadın

by Batuhan İ. on 23/03/2010

in Yazılar ve Makaleler

Trafik Işıklarındaki Kadın

Hope 175x116 Trafik Işıklarındaki Kadın

Biz üç kişiydik;  direksiyonda ben, yanımda Taner ve tam arkamda da Fatih. Yine akşamın iş çıkış saatiydi ve aramızda efsane olan soruyu bu kez ben sordum. ‘Ne yicez la’ ve hemen salise boşluk olmadan da Taner efsane cevabını vermişti. ‘Eşşeğin ayağını yicez’ !

Biz eve böyle gidiyorduk ve hemen evimizin oradaki Migrosa gelmeden de çeşitli yemek alternatifleri türetiyorduk. Tam köşkün yanından Koza Sokağa döndüğümüz sırada karar verir gibi olduk ama yine aynı replikler ağızlarımızdan dökülmeye başladı. ‘Neyse ya girelim işte bi migrosa bakarız daa’ bu daa kısmı benim ama cümlenin diğer kısımları arkadaşlarla ortaktı.  Hoş yakında onları da tam anlamıyla alıştıracaktım, ben nasıl Karamanlılar gibi ‘virdik virdik’ diyorsam Taner’de benim ‘daa’ larımla konuşmaya başlamıştı. Fatih’in hızlı konuşmasının yanı sıra, ‘Hoca’ deyişi ve Kayseri gibi diğer Orta Anadolu illerine has ‘hele şuna’ gibi deyişleri de bizim ağızlarımıza dolanıyordu.

İnsanların beraber uzun zaman geçirmeleri sonucunda böyle hoş şekillerde birbirlerine benzemelerini hep sevmişimdir ve hep de düşünmüşümdür bu ilişki dinamiğinin ne denli bizi insan yaptığını.  Böyle düşünceler içerisinde oyun oynarken ben, biz artık alış verişimizi yapmış ve evimizin yolunu tutmuştuk. Mutfakta iş bölümü yapar yapmaz koyulduk işe ve bir yandan tavuk sote diğer yandan ise tereyağlı pilavımızın özlemiyle başladık ha gayret çalışmaya.

Taner bize ofiste işler yağdırır ki onun da işidir bize görev yağdırmak ve biz de işimiz olduğu için yaparız gereğince yağdırılanları. E ama eve gelince patron herkes olur ve bizde tatlı-sert-dalgacı edayla Taner’e mutfakta yama görevleri dağıtırız. Onun mutfakla çok arasının olmamasından ötürü dinler sözlerimizi ve gayretlice yardım eder bize. Artık o bizim asistanımız olur ve böyle eğlene şakalaşa yemek yapar sonra da bir solukta yer, göbeklerimizi taşıyamaz oluruz. İşte tam böyle bir akşamın sonuydu ve ben yemekten sonra dışarı çıkıp klarnet dersime yetişmeliydim. Taner’le Fatih ise koltuklarda uyuya kalmak üzereydiler.

O vakit çıktım evden ve arabamın sıcaklık göstergesi -0.5’ ti bense büzülmüş vaziyette kendimi ‘birazdan geçecek, ısınıcak araba Batuuuuu’ diye teselli ediyordum. Tam öylesine üşüdüğümde işte aklıma düştün sen… Soğuk kanıma işleyince AŞTİ’de otobüsünün kalktığı o an geldi birden ön camıma ve bir Passat’ın kornası ile de ayrıldım senden.

AŞTİ’nin o soğuk olduğu günün bir öncesinde kalbi temiz ve aklı çok güzel olan bir arkadaşım tanıştırmıştı seni bana. Yanımda ise ilk konuşmamızın kavgaya dönüştüğü, çok sevdiğim aklı fena, kalbinin özü temiz ama kalbi de fena arkadaşım, canım ciğerim Ercan vardı. Biz üç kişiydik ve seni öylece uğurladık AŞTİ’nin soğuk gününde…

Tam elimi sallarken sana, Seyran Bağları yokuşundan Koleje doğru arabamı sürüyordum ve bir yandan kulağım radyonun cızırtılarında takılmış öbür yanda ise aklım seni unutmak için bin bir türlü oyun çeviriyordu.

Bedenim ve beynimin bilmediği bir yeri arabayı Kolej Meydanı’na doğru sürerken, ellerim radyonun tuşlarında neşeli bir şeyler arıyordu. Sistemin fm-1 bandının 1 numaralı hafızasına bastığımda şu sözler dudaklarımı istemsizce tebessüme zorladı. ‘Bırak beni boğulayım, gözlerinin tam içinde. Dibe vuruuuup dağılayııım… ‘

Evet ya diye haykırdım… Boğulabilseydim gözlerinin içinde, en çekik yerinde bulsalardı ölümü, oracıkta çaresiz kalsaydım. Girseydim bir yağmur tanesinin içine, düşseydim yeryüzüne, tam beyaz teninin ortasında dağılıp kalsaydım ne olurdu ki sanki ha! Ne olurdu ki kalsaydım beyazlığında nefessiz, hiçbir şeysiz.

Neyse ki Kolej ışıklarına yakalanmıştım ve Cemal GÜRSOY caddesine dönmeden biraz sakinleşmem benim ve toplumun yararına olacaktı. İçimdeki ‘akıl’ konuştu. ‘Dinleme oğlum şarkıyı salla ya ne diye kendini bu kadar üzüyorsun’. Sonrasında ‘duygu’ konuştu. ‘Dinle lan, öl anasını satayım, gözlerini de hayal et beyaz tenini de, sonra git al bir şişe Çankaya koy kızın gözlerini şarap şişesine. Dönsün lan aklın’ diyordu.

Zaten kendimi bildim bileli, çocukluğumun isli puslu zamanlarından beridir bu akıl ile duygu bir anlaşamadılar, ha bi de anlaşamadıkları gibi beni de hep arada bıraktılar. Ulan sizin ikinize de ben…. Diye okumaya başlamışken… Farların önünden süzülerek sen geçtin ve ben dondum, ne yağmur tanesi ne ölüm sadece kaldım ve durdum. Dondum ve sustum.

Nasıldı? Olamazdı! Sen yedi tepeli şehirde şimdi annenlerden çıkmış muhtemel kendi evine doğru direksiyon sallıyordun E-5 in o kalabalığında… Ama… Ama hayır bu olamazdı! Nasıl sen karşıdan karşıya ve tavrına hayran olduğumun yürüyüşle geçerdin ki farlarımın önünden. Duygu, çılgına dönmüştü ‘lan salak bırak arabayı koşsana, lan oğlum kız gidiyor ya, hadisene laan’ . Akıl karşılık veriyordu, ‘lan oğlum sen iyicene mallaştın ha, ohoo beyimiz artık halüsinasyon falan görüyor, peeh! Deyip dalga geçiyordu.

Neyse ki imdadıma sarı ve ardından en sevdiğim fotoğrafındaki pardösünün rengi de yanınca ben Kurtuluş istikametine kırdım direksiyonu. Duygu haykırdı, ‘Oğlum Batu bak dur kimmiş içinde kalmasın bi bak lan, hasta etme daa adamı diyordu’ Akıl ise, ‘Lan yürü dersine, sen bugün do nihavend egzersizlerine odaklanmalısın, ne kızı oğlum yaa, yok burada değil o’ Diye aklınca akıl veriyordu.

Sonra duygu oldum; ‘Sus lan dedim, kes sesini. Ahanda durdurdum arabayı bakıcam kimmiş bu kız diye… Neee noluyoz, noldu, demin konuşuyodun artis, ha akıl? Noldu lan, konuşsana şimdi?

Evet, duygu olmamın böyle hoppidik yanları vardı. Çektim arabayı sağa ve bekledim sağ dikiz aynasına bakarak ışıklar içinde gelmeni. Evet, geliyordun yavaş yavaş, salına salına, rüyalarımın mor çiçekleri gibi narin ve ince duruşunla geliyordun. Tam arabanın yanına geldiğinde dışarı çıkıp bakacaktım. Tanrım! Kalbimle siz ilgilenin nolur, değilse dışarı çıkıp horon tepecek bu soğukta, çılgın gibi oldu deyip yaratıcı güçten yardım istiyordum.

Adımların yaklaştı, ben kilidi açtım ve durmasın kalbim diye çektim bi besmele çıktım arabadan. Gözüm tek bir şeye takıldı… Bir şey aklımı geri getirdi ve duygumu kapı dışarı atıp kalbimi de şaft frenine dokunulmuş bir kamyon misalince yavaşlattı. Yaşlandım o an, çöktüm ve üzüldüm çaresizce duruşuma. Elim kolum bağlandı acıma, su kaplumbağamın beni bırakıp gittiği gün ki gibi gözlerim çaresizlikle ve nemle doluverdi. Onu gömdükten sonra Tanrı’ya sığındığım gibi bi Allah’ım çektim. Sonra da geri oturdum sürücü koltuğuna, koydum kafamı direksiyona ve artık akıl olmuştum. Duygum ise yerlerdeydi, sudan çıkmış balıklar gibi çırpınıyordu… Göğüs boşluğumdan Latince adları bol olan sıvılar salgılanıyor ve Batu’ya üzülüyordu.

Öyle özlemiştim ki seni kar çiçeği. Sen süzülürken trafik ışıklarından fark edememiştim. O gün, uzunca sohbet ettiğimiz o gün demiştin, ben turuncu rengi hiç sevmem diye. İşte Ankara’nın o meydanında yürüyen sen, sen olmayan o bilinmez. O soğuk kış gününde turuncu bir atkı geçirivermişti boynuna ve ben aldandım, aldandım işte… Senin özleminle aldandım.

pixel Trafik Işıklarındaki Kadın

Leave a Comment