
Bu sabah uyandığımda içime bir mutluluk düştü ve zamanın eski olduğu, annemin bana ‘Bıdık Ali’ kitabından okuma öğrettiği günlerin sevincine düştüm ansızın. O vakitlerde ben Tanrı’nın günlük iksirleri olduğuna inanırdım ve bugün nasıl hissetmemizi istiyorsa onu bize uykumuzdayken içirir ve bizim günümüz o iksire göre geçer sanırdım. Yorgun, mutlu, kızgın, kavgacı, üzgün, sevinçli, akıllı, sevecen ve zıpır iksirinden çeşitler vardı o zamanların tik takında. Bu iksir çeşitleri elbette ben büyünce arttı ve sayısız olmaya başlayınca artık Tanrı ile başka şekilde diyalog kurmaya karar verdim. İşte bu sabahta Tanrı bana sanki çocukluğumun ‘mutluluk’ iksirinden içirmişçesine uyandım ve sizlere hayatımın iki ilkini anlatmaya karar verdim. Evet,’Bölüm Bir’ işte böyle başlar…
Yüksekleri seviyor oluşum bacak boyumun minicik olduğu zamanlara denk düşer. O vakitler evimizin balkonunda otururken sandalyeye oturup bacaklarımı demirlere uzatınca yetişemez ve aşağıya doğru vücudumu kaydırırdım. Lakin bacaklarım bir türlü yetişmezdi ve bende sandalyeyi demirlere yaklaştırarak çözüm arayışına girerdim. Bu seferde sandalyenin iki ön ayağı havaya gelecek şekilde arkama doğru yaslanıp kuvvet bindirmek isterdim ama hemen annemin o sevgi dolu çığırışını duyardım. ‘Düşüp kafanı yaracaksın çocuğum, düzgün otursana’ Neden hep hemen ilk akla gelen kafa yarmaktı ki… Üstelemezdim ve sadece korkma anneş yüksekler beni sever derdim, o da bana herhalde çocuk işte geçer bu kısa aklı diyordu kim bilir… İşte bu vakitlerde başlamıştı hayattaki ikilemleri anlayışım ve ben habersizdim daha sonsuz sayıdakinin beni beklediğinden…
Evimizin dışı sarıya boyalıydı, arka bahçeden daha büyükçe bir ön bahçesi vardı ama öyle çiçekler böcekler falan yoktu. İki çam ağacı, bir ayva ağacı ve birde en zor tırmandığım incir ağacı…4 katlı bir apartmanın son katında oturuyorduk ve civardaki en yüksek apartmanda oturmak bana böyle yıldızlı ve bol rütbeli bir asker edası veriyordu. Tam karşımızda adını tam olarak hatırlamadığım fakat hafızamda ‘Erdal Bakkal’ diye çakılı kalan ve borç yapılmaması gereken yer diye beynimin kıvrımlarında yer etmiş mahalle bakkalımız vardı.
Sıcak bir yaz sabahıydı ve ben Erdal Bakkal’dan o sağlıksız ama dünyanın en lezzetli çocuk kandırmacası olan meybuzlardan almıştım ve haylazlık edip birkaç tanesini de patlatmaya çalışıyordum ancak balkondan birilerinin kafasına atarak… Annem sabah vakti az geçince, öğle yemeği hazırlıkları yapar, bende bu boşlanmadan istifade balkonda muzırlık yapar dururdum. Hem mahallenin en yüksek balkonunda hem de anne kontrolü olmadan yapılan planlar ve onların hayata meybuzun plastiğinden damlayan sular gibi dökülmesi inanın bana hala özlediğim zaman parçacıklarıdır.
Evet, benim yüksekleri ‘ilk’ sevişim ve sonrasının meybuz kadar tatlı olmayan hikâyeleri bu balkonda başlamıştı. O vakitler aşağıda gelen geçen olmayınca kafamı kaldırır mavi gökyüzüne bakar ve mavilikte bana tırtıl gibi görünen beyaz bulut parçaları hep aklımı alır dururdu. O balkonun zamanında, ben bilmediğim için Ebru Sanatı’nı, işte ancak minik aklım ‘gökyüzünde tırtıllar mı gezmiş ne’ diye hayretle bakınırdı. Fakat sonradan öğrenecektim hayat bilgisi dersinde bir kelebeğin uçana kadar kaç evre geçirdiğini… Uçmaya başlayınca ise ömürlerinin ne kadar az olduğunu öğrenip, kimse beni görmesin diye, Şehit Nuri Pamir İlkokulunun arka bahçesine gidip beyaz yakalı siyah önlüğümün üzerine ağlayacaktım.
Sonraları bende gökyüzüne bakmak bir tür alışkanlık olmuştu ve ne zaman uçan bir şey görsem hele de o motorlu ise bünyem katatonik bir hale geçer ve üst derece meditasyon yapan zen rahipleri gibi kitlenir kalırdı kafam… Ama yukarılara ta maviliğin içine…
Yan tarafta Gülşen ablaların ve hemen onun da arkasında Arda’ların bahçesi vardı. Ben ve adını paylaşmak istemediğim bir arkadaşım önce Gülşen ablaların bahçesindeki çeşmeden su içer-ki oranın suyu hayattı- ardından arka tarafa kıvrılır ve çimleri çok daha güzel olan Arda’ların bahçesine giderdik. O gün yine bir yaz günüydü, günün tam ortasıydı, cebimizde tam 10 lira vardı ve kâğıttı havası bile vardı… İşte hayatımızın kararıydı bu para, değerli mi değerli kâğıt mı kâğıt… Ve biz napacağız bununla? Oturduk çimlere ve başladık düşünmeye; birimiz diyor uçurtma alalım, birimiz diyor şu dövmeli sakızların hepsini toplayalım Erdal Bakkal’dan… Bir diyoruz kız kaçıran fişekleri, bir diyoruz mantar tabancası, bir diyoruz biriktirelim daha da çok olsun. İşte en çabuk negatif cevap gören fikirde biriktirmekti, hayır biz o parayı hemen harcayacaktık ve keyfimizce zevk ala ala, şu zamanın bireysel emeklilik paketlerine inat yiyecektik ki, öyle de yaptık.
Evet, verdik kararımızı, kararımıza göre Erdal Bakkal’dan değil de bizi tanımayan diğer mahallenin bakkalından alış veriş yapmamız gerekiyordu. O vakitler kum tozlu yollar vardı henüz asfalt değmemişti çocukluğumun kasabasına. Yürüdük, yürüdük ve diğer mahalleye ulaştık. Fakat benim arkadaşlarımın şaşkın bakışlarına maruz bırakan bir takım huysuzluklarım vardı, terliklerimin arasına toz kaçınca ben hiçbir şey yapamaz olur ve bir çeşme bulup ayaklarımı yıkamadan iki adım daha yürüyemezdim. E huydu işte, huysuzluktu… Neyse ki orada bir çeşme bulunca -çok açken yemek yemenin verdiği his gibi bir duyguyla- rahatladım ve döktüm ne kadar toz varsa ayaklarımdan. Girdik öbür mahallenin bakkalına ve dedik burada 10 lira var amca babamız iki paket sigara istedi dedik. Adam ne olsun deyince benim ağzımdan Birinci ve arkadaşımın ağzından Samsun çıkınca iki paket sigaraya 10 lirayı bölüştürdük ve işte o an hayatımın paracıkları ceplerimden döküldü, aşklarımın sigara dumanı havada bukleler yaptı ve bana şeytanca gülümsedi.
Evet, benim sigarayı ‘ilk’ içişim bu 40 dalı aldığımız o yaz gününe denk gelir. E hemen tuttuk çimleri güzel olan Arda’ların bahçesini ve çıktık ikindi vakti oradaki beyaz incir ağacının en konforlu yerine. Kurulduk şöyle leylekler gibi minik bacaklarımızın ironisinde… Tesadüftür ya benim muzırlıklarım hep böyle yüksek yerlerde ilk icraatını bulur ve hayatıma katışıp dururlar. Birinci sigarası filtresizdi ve ağzıma o tütün tadı ilk değdiğinde bu ne lan böyle deyip attım elimden. Ama ısrarcıydım, öyle ya da böyle o dumanı çıkartıp böyle büyükler gibi içecektim o mereti. Bir yerlerden duyduğumuz o ‘eyvah babam geldi’ repliğini söylerken hayretle haykırırsınız ya, işte bizde babalarımız sigara dumanını görmesin diye, birden yüzücüler gibi dışarıdaki havayı ciğerlerimize vakumlayacaktık. İkimiz de elimizde sigaralar, birbirimize baktık ve ‘eyvah babam geldi’ hhhhııııııhhhhhh diye vakumladık havayı ciğerlerimize. İşte o ilk nefesti, öksürük dolu, acı, komik ve bir de fena cesaret yüklü ve bizi fena böbürlendiren o ilk nefesti. E artık kabadayı gibi bile yürürdük canım, zaten iyi kavgacılardık mahallede, e küfür desende bizde en okkalısından, daha ne olsundu… Heyyt beah, kim yan bakardı lan bize!
Yüksekleri ilk sevişim ve sigarayı ilk hayatıma çekişim böyleydi işte, çocukluk dolu, başlangıç dolu ve nedense huzurlu. Çocukluk zamanım ve sonraki akreple yelkovanın buluşmaları ayrılmaları derken zamanlar aktı, bulutlar yol aldı, tırtıllar kelebek oldu ve aklım mavilikte kaldı. Sonraları aklım başka ilk’ler yaşadı, tuttu kolumdan getirdi beni sayısız soruların olduğu bu hayatın ortasına… Evet, diğer sayısız ilklerimi ise Bölüm İki’de sizlerle paylaşmaya çalışacağım. Sevgiyle kalınız, Tanrı her gün iksirler içirsin size uykunuzda, dilediğinizce ;)


















{ 7 comments… read them below or add one }
sabahların senin üzerinde bıraktığı etkiyi hala anlamaya çalışıyorum :) eline sağlık, güzel anlatmışsın… ilk sigaram aklıma geldi de, ne kadar saçma başlamışım meğer, anlatmaya kalksam hiç ilgi çekici olmazdı :)
Evet sabahları acayip uyanıyorum, sen bilirsin Ercan :) daha detaylı hallerini. Teşekkür ederim, beğenmene sevindim. Belkide Ercan senin başlaman değil de bırakman yazılası derecede ilgi çekici olacaktır, kimbilir ;)
kim bilir??? bana bi söyle kim biliyosa, ona bi soruyum… bıraksam ilginç olur mu diye? :))
Bıraksan ilginçten ziyade sağlıklı olur diyorum ama bırakış hikayen nasıl olacak göreceğiz hep birlikte :)
Bende merak ediyorum gerçekten :)
batucum her zamanki gibi harikasın
Canım benim :) , çok teşekkür ederim.